EskiYeni Dergisi:”Türkiye’nin Batılılaşma Süreci ve Mısır Filmlerine Getirilen Arapça Yasağı”.

TÜRKİYE’NİN BATILILAŞMA SÜRECİ VE MISIR FİLMLERİNE GETİRİLEN ARAPÇA YASAĞI   Murat ÖZYILDIRIM[1] 

Bu çalışma, Türkiye’de Arap filmlerinin etkisini ve bir süre özgün dillerinden gösterimlerinin yasaklanmasını inceler.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte yeni yönetim, geri kalmışlığın, yenilmişliğin, parçalanmışlığın nedeni olarak topluma sunduğu Osmanlı geleneğine ait gördüğü her şeyden uzaklaşmaya çabalar. Yöneticiler, “geri kalmışlığa” ait olarak görünen her şeyin değiştirilmesine yönelik bütün çabaları –bazen toplumun değerlerini bir tarafa iterek- göstermekten çekinmez. Bu hareketin en genel ifadesi “batılılaşma” sözcüğüne yüklenen anlamlarda gizlidir. Ancak ilerleyen zaman, bazı uygulamalara verilecek adın bu terimin ötesine geçtiğini trajikomik örneklerle gösterecektir. İşte Arap filmlerinin Türkiye’de Türkçe gösteriminin hikâyesi, bu garipliklerden biridir.

 

Arap filmlerine getirilen Arapça gösterim yasağından kısa bir süre önce, Türkiye radyolarında yaklaşık üç yıl süreyle Türk Sanat Musikisi eserlerinin çalınması yasaklanır. Türkiye’de 2 Kasım 1934’de aynı zamanda CHP Genel Sekreteri olan, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bir genelge yayınlayarak bu uygulamaya geçilmesine neden olur: “…Radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılması ve yalnız Garp tekniğiyle bestelenmiş musiki eserlerimizin Garp tekniğini bilen sanatkârlar tarafından icra edilmesi…[2]. Böylece 1927 yılından beri Türkiye radyolarında çalınmakta olan Türk Musikisi yayını ortadan kalkar. Yüzlerce yıllık geçmişin birikimini içinde barındıran bu saygın musiki, değişim geçiren yeni devletin bazı yöneticileri için eskinin yüz çevrilecek mirasından başka bir şey değildir…

 

Ancak radyolarda bu uygulamanın başlamasıyla şaşkına dönen Türk halkı, sabah – akşam çalan ve genel olarak hiçbir şey anlamadığı Klasik Batı Musikisine alternatif arayışlarına yönelir. Böylece kısa sürede Türkiye’de radyo bulunan birçok ev, radyolarının istasyonlarını güneye, Arap radyolarına yönlendirmeye başlar. Söz konusu yıllarda, dört yüz tek devlet çatısında barış içinde yaşanan Arap vilayetlerinin Osmanlı Devleti’nden ayrılışının üzerinden henüz sadece on yılın geçtiği hatırlanmalıdır. Kahire, Beyrut, Şam el şerif isimleri, Türk halkına kuşkusuz Viyana, Roma, Berlin isimlerinden daha anlamlı gelmektedir. Üstelik Mersin, Adana, Urfa gibi kentlerde çok sayıda Arap kökenli yurttaşın yaşadığı da unutulmamalıdır.

 

Radyolardaki bu yasaklamanın ardından hemen her yerde Arap musikisi nağmeleri yükselmeye başlar. Bu dönemde radyonun insanlar için tek haber ve eğlence kaynağı olduğu düşünülürse, devletin bu uygulamasının batılılaşma hareketine hız katmak yerine, “sessiz karşı duruş” olarak adlandıracağımız biçimde doğuya yönelime neden olduğu açıktır. Bu Klasik Arap Musikisinin Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’ye ilk büyük -ve beklenmedik- girişidir denebilir.

 

Arap – Türk kökenli Hıdiv sülalesinden kralların yönetimindeki Mısır, Ortadoğu’nun sosyal yaşamı üzerindeki etkisini, Mısır sinemasının 1932’den başlayarak piyasaya sürdüğü çok sayıda şarkı okunan filmlerle güçlü bir şekilde göstermeye başlar.

 

Söz konusu dönem, Mısır sosyal yaşamının şekillendiği Kahire’de, özellikle aristokratlar arasında çok tutulan ses sanatçılarının kamera karşısına geçerek, geniş halk yığınlarının beğenisini kazanmalarını da beraberinde getirmiştir. Üstelik Mısır’da ünlenen bu sanatçıların sesleri filmlerin pazarlandığı, Türkiye dışında tamamı Arapça konuşan Ortadoğu ülkelerinde de beğeniye sunulmuştur. Mısır film piyasası gücünü, başta Ümmü Gülsüm olmak üzere Muhammed Abdülvahab, Leyla Murad, Asmahan gibi dönemin en ünlü ses sanatçılarının başrol oynadığı ve birbiri ardına çevrilen çoğu aşk acısını anlatan şarkılı filmlerle bütün Ortadoğu’da göstermiştir.

 

Kahire Radyosu’nda canlı konserleri 1937 yılında yaptığı anlaşmayla başlayacak olan Mısırlı sanatçı Ümmü Gülsüm, filmleriyle sinema izleyicisini adeta büyülemiştir. Böylece kendisini sahnede şarkı okurken canlı olarak izleyemeyecek uzaklıkta yaşayan binlerce, on binlerce hayranı sinemalara koşarak onu görme, şarkılarını beyaz perdede dinleme şansını elde etmiştir. Birçok kişi için hala tüm zamanların en güzel sesli sanatçısı olarak kabul edilen Ümmü Gülsüm, çevirdiği filmlerle bir dönem bütün Ortadoğu’yu etkisi altına almıştır. Sanatçı, ilki 1936 yılında çevrilen toplam altı filmde başrol oynamıştır. Bunlar Vedad (1936), Neşid el Emel (1937), Dananir (1940), Aydah (1942), Salama (1945), Fatma (1947).

 

Ülkü Özel Akagündüz “…Bizdeki şarkılı-türkülü filmler furyasında Ümmü Gülsüm’ün rolü tartışılmaz. Taksim Sineması’nın verdiği bir gazete ilanı şöyledir mesela: “Her akşam bütün dünya radyolarında billur sesini işittiğimiz yegâne ses kraliçesi Ümmü Gülsüm’ün en fazla muvaffak olduğu büyük süper filmi Vedad, bugün matinelerden itibaren Taksim Sineması’nda!…”[3] yazarak, söz konusu günlerde ülkemizde Mısır filmlerinin etkisinden söz etmektedir. Ümmü Gülsüm’ün ilk filmi olan “Vedad”, dönemin en büyük yapımları arasındadır. Film, XIII. yüzyıl Mısır’ında geçer, şarkılar okuyan esirine aşık olup, onu satmak zorunda kalan bir esir tüccarının aşkını ve aşıkların kavuşmasını konu eder. Ümmü Gülsüm, Vedad filminde, “Ya bahcet el ıyd el said”, “Leh ya zaman”, “Ya tair ya ayeş asir”, “Ala beled el Mahbub”, “Ya Beşir” şarkılarını okur.

 

Mısır’da “Kralların ve Prenslerin Şarkıcısı” olarak ünlenen, bestekâr ve ses sanatçısı Muhammed Abdülvahab, ilkini 1933 yılında çevirdiği filmlerinde batılılaşan Mısır sosyal sınıflarının yaşantısını izleyiciye sunmuştur. Hatta Mısır musikisinin en büyük bestekârı kabul edilen Abdülvahab, filmler için bestelediği bazı şarkılarında samba, tango, rumba gibi batılı musiki formlarını da kullanmıştır. Bu dönemde Mısır, hem musikide hem genel olarak sosyal yaşamda önce Osmanlı sonra Fransız, İngiliz etkisiyle bir dönüşüm yaşamakta ya da yaşamaya gayret etmiştir.

 

Zaten Kahire, Mısır musikisinin en derin manada şekillendiği kenttir. Güzel bir sesin, en saygın hocalar tarafından dil ve makam bakımından eğitimi, tarab zevkine sahip dinleyiciler tarafından beğenisi, eleştirisi bu kentte olmuştur. Dolayısıyla, film piyasasının, içinde çok sayıda şarkı okunan aşk filmlerinde oynatmak üzere aradığı ses sanatkârlarının tamamı Kahire’dedir. Bu arada Kahire, Mısırlı olmayan, mesela Lübnanlı Dürzî Prens Ferid el Atraş ya da kardeşi Asmahan el Atraş gibi ses ve sinema sanatçıları için de çekim merkezi olur. Film piyasasının oluşumunun zaman içinde kente yerleşmesiyle, Kahire’nin dışına 1935 yılından başlayarak film stüdyoları kurulmuş ve hatta Perihan Altındağ Sözeri, Münir Nureddin Selçuk gibi Türk sanatkârlar da burayı ziyaret etmişlerdir.

 

Mısır filmleri, özellikle 1938 – 1948 yılları arasında Türkiye’de sinemaları neredeyse tekellerine almışlardır. Bu dönemde Avrupa’daki savaş, Türk film ithalatının Mısır’a yönelmesine neden olmuştur. Mısır filmlerinin Türkiye’de gösteriminin başlaması, Türklerin radyolardan tanıdığı Arap ses sanatkârlarını sinemalarda beğeniyle izlemeleri olanağını sağlamıştır.

 

Türkiye’de gösterilen Mısır filmlerinin içinde en büyük başarıyı sağlayan film, Muhammed Abdülvahab’ın başrolünü oynadığı ve kendi bestelerini okuduğu “Damua’l Hubb / Aşkın Gözyaşları” adlı, Kasım 1938 tarihinde İstanbul’da gösterime giren yapımdır. Filmin İstanbul sinemalarındaki gösteriminde, bilet kuyrukları caddelere taşan insan seline neden olur. İstanbul’da Şehzadebaşı’nda gişeden bilet almak için halk geceden kuyruğa girer. Beklenmedik ve büyük bir izdiham olur, hatta sinemanın camları kırılır, trafik kilitlenir[4]. Mısır filmlerinin Türkiye’ye girişi bu filmin sağladığı büyük başarı üzerine olur.

 

Hafız Burhan’ın “Aşkın Gözyaşları” filmdeki besteleri Türkçe sözlerle plağa okuması, yeni bir başarıyı beraberinde getirir; plak Türkiye’de satış rekorları kırar[5]! Columbia Plak tarafından yayınlanan bu çalışmada yer alan şirket ve sanatçının adları, aslında şirketin, Muhammed Abdülvahab bestelerinin sunulduğu yapımı, yeni bir çalışma olarak gösterme çabasından başka bir şey değildir. Kuşkusuz şarkıların Türkçe sözleri ve büyük üstad Hafız Burhan, yorumlama açısından bir yeniliktir ancak, bestelerin Muhammed Abdülvahab tarafından yapıldığı unutulmamalıdır. Ayrıca “Aşkın Gözyaşları” filmi, – başka bazı Mısır filmleri gibi- daha sonra çekilecek birkaç Türk filmi için kaynak olur, hatta aynı adla Nejat Saydam 1959 ve Zafer Davutoğlu 1966 yılında filmler çeker.

 

Türkiye’de bu filmlere oluşan büyük ilgi, birkaç yönüyle incelenmeye değerdir. Öncelikle Mısır filmlerinde Türkler, kendi kültürlerinden çok şeyi bulabilmişlerdir: Halkın çok yakın geçmişindeki giysileri (fesli, sarıklı erkekler, peçeli kadınlar), Arapça ezan sesleri (Türkiye’de ezanın Türkçe okunduğu yıllar), Şark’a özgü abartılı aşk acısının her türü ve Türkiye radyolarında üç yıl çalınması yasaklanan klasik makamlara uygun şarkılar…

 

Ancak, Türkiye’de halkın büyük teveccüh gösterdiği Mısır yapımı, konuları ve şarkıları izleyenleri gözyaşlarına boğan filmler, batılılaşmayı amaç edinen yönetim tarafından hiç de hoş karşılanmaz. Bunun birkaç nedeni olmalıdır: Öncelikle filmler, yönetimin kurtulmak istediği Ortadoğu’nun gündelik yaşamından görüntüler sunan sinema örnekleri olarak gelmektedir. Filmlerdeki fesli, sarıklı, çarşaflı insan görüntüleri, Türkiye’de kısa süre önce yapılmış kıyafet inkılâbı açısından eskiyi hatırlatan aykırılıklar olarak göz önüne serilmektedir. Yine filmlerde, değiştirilen alfabeyle yazılan yazılar da izleyiciye sunulmaktadır, bazı filmlerdeki dinsel temalar, laikliği yeni yeni ve güçlü bir biçimde uygulayan tek parti yönetimi için bir sorun olarak durmaktadır.

 

Türkiye’de yönetim, yukarda sayılan özelliklerin hepsinden öte bir konuda filmlere karşı önlem alma gereksinimi duyarak herkesi şaşırtır: Bir genelgeyle ülkede filmlerin Arapça sesli, Türkçe alt yazılı gösterimi yasaklanır. Hatay 1939 yılında anavatana, yapılan halk oylamasıyla katılır, Adana, Mersin, Urfa gibi güney ve güneydoğu illerimizde Arapça konuşan çok sayıda vatandaşımız vardır. Sinemalarda özellikle “Damnua’l Hub / Aşkın Gözyaşları” filminin ulaştığı başarı, iktidarın Arap filmlerine karşı kuşkucu duruşunu akıl almaz bir yasağa çevirir. Cumhuriyet Halk Fırkası 10. 02 1942 gün ve 8 / 44280 sayılı yazısı ile Mersin ve Adana’da Arapça filmlerin halkın Türkçeye olan ilgisini azalttığından bahisle İçişleri Bakanlığı’na “…Arap kültürü etkisi altındaki şehirlerde ahalinin, Arap filmlerinden etkilenerek Türkçeye alakasının azaldığı ve bu nedenle filmlerin Arapça yayınına yasak getirilmesi gerektiği…” şeklinde özetlenebilecek bir resmi yazı yazar[6]. Bunun ardından Matbuat Umum Müdürlüğü, hiç zaman kaybetmeden Arapça filmlerin özgün dillerinden gösterimini yasaklar. Bu anlamsız yasağın yalnızca konuşmaları kapsadığı düşünülmemelidir. Söz konusu yasak, esas olarak Mısır filmlerindeki Arapça şarkıları hedef almaktadır. Ancak filmlere kesin yasağın hangi yıl getirildiğine dair bilgiler tartışmalıdır. Bu yasaklama tarihi için Levent Cantek “…Mısır filmlerinin ilanlarında, yerli yorumcu ve bestecilerin isimleri yoğun olarak 1942 – 1943 sonrasında geçmektedir…” der. Hakikaten bu tarih, dönemin gazetelerdeki Mısır film ilanlarına ya da afişlerine bakıldığında, Arapça gösterim yasağının başlaması için son derece uygun görünüyor.

 

Bu yasakla birlikte, filmlerdeki Arapça okunan şarkılara Türkçe söz ve beste yazılmaya başlanır. Böylece bir Mısır filmi oynatılırken, Arapça şarkılara sıra geldiğinde yerine göre, Leyla Murad’ın, Ümmü Gülsüm’ün yerine mesela Müzeyyen Senar, bir Saadeddin Kaynak ya da Münir Nureddin Selçuk bestesini okur.

 

Türkiye’de dublaj, bir sektör olarak bu yasaklı dönemde yükselişe geçer ve bunda piyasanın en yaygın yabancı filmleri unvanını koruyan Mısır filmlerinin Arapça gösterim yasağının etkisi çoktur. Gökhan Akçura “…Bu yıllarda dublajın önem kazanmasının bir nedeni de piyasayı ele geçiren Arap filmleridir. Özellikle Mısır kökenli olan bu filmlere yalnız dublaj yapılmakla kalmıyor, tüm şarkıları yeniden bestelenerek, ünlü sanatçılara okutuluyordu. Örneğin aslında bir Mısır filmi olan ‘Acı Hatıralar’ın broşüründe, filmin oyuncuları bir iki satırla geçiştirildikten sonra, “Türkçe Konuşanlar”a fotoğraflı koca bir sayfa ayrılıyordu. Ama broşürün esas ağırlığını şarkı sözleri oluşturuyordu. “Musiki adaptasyonu ve besteleri, içli, hisli ve nezih bestekârımız Salâhaddin Pınar” tarafından yapılan bu filmin şarkılarını Safiye Ayla okuyordu…” bilgisini vermektedir[7]. Türkçe dublaj, halkın Mısır filmlerine rağbetini beklendiği gibi hiç azaltmaz aksine artırır. Bu dönemde Türkiye’de Mısır filmleri, İstanbulluların büyük beğenisini kazandığı gibi, sinema gösteriminin yapıldığı Anadolu kentlerinde de başarıdan başarıya koşmaktadır!

 

Birçok filmi Türkiye’de gösterilen, Münir Nureddin hayranı Mısırlı yönetmen, yapımcı ve oyuncu Yusuf Vehbi’nin başrol oynadığı “Vicdan Azabı” filminin besteleri Salahaddin Pınar tarafından yapılır, şarkıları Suzan Güven ve Lütfü Güneri okur. Yine Yusuf Vehbi’nin başrolünü oynadığı, ayrıca Leyla Fevzi, Fuat Şekip ve Beşare Vakim’in rol aldığı bir başka film olan “Cehennem Elçisi”, afişlerde yer alan “Türkçe Sözlü – Şarkılı – Musikili” ilanıyla Türkçeye uyarlanmış olarak 1946 yılında gösterime girer. Yusuf Vehbi’nin “Fakir Çocukları” filmiyse Türkiye’de, izleyen herkesi ağlatmasıyla haklı (!) bir ün kazanır. Söz konusu film öyle tutar ki, yıllar sonra Memduh Ün “Fakir Çocuklar” adıyla filmin yerli uyarlamasını bile çeker[8].

 

Mısır filmlerindeki Arapça şarkılar yerine, Türkçe şarkılar besteleyen Saadeddin Kaynak, 1940 – 1950 arasında seksen beş Mısır filminin musikisini düzenler. Bu şarkıların çoğunun söz yazarı Vecdi Bingöl’dür. Kaynak, filmlere bestelediği şarkıların birçoğunu, plak yapılması için Odeon firmasına verir ve bunlar Müzeyyen Senar, Tahsin Karakuş ve Münir Nureddin gibi aynı firmaya bağlı sanatkârlar tarafından plaklara okunur[9]. Ayrıca, Mustafa Nafiz Irmak, Hüseyin Çoşkuner, Kadri Şençalar, Şerif İçli, Artaki Candan, Sadi Işılay, Şükrü Tunar filmlerdeki Arap musikilerinden Türk musikisine düzenlemeler yapar[10].

 

Türkiye’de Mısırlı sanatçıları tanımayan sinema izleyicisi yoktur. Yusuf Vehbi, yakışıklılığıyla ünlü Enver Vecdi, Emine Rızık, güzelliği dillere destan Leyla Murad, kadife sesli Asmahan el Atraş, Ferid el Atraş, Samiye Cemal, Behiye Şıkşık, bestekâr ve oyuncu Muhammed Abdülvahab, seslerin en güzeli Ümmü Gülsüm, dansöz Tahiyye Karyoka, komedyen Beşare Vakim ve diğerleri hep bilinen isimlerdir. Türkler, filmlerden ya da radyolardan bildikleri bu isimlerle ilgili ayrıntılı bilgileri, o dönemde yayınlanan “Resimli Radyo Dergisi” gibi magazin dergilerinden öğrenmektedir.

 

Ülkü Tamer, Gaziantep’te çocukluk yıllarında izlediği Türkçe Mısır filmlerine ilişkin şunları anlatır: “Neredeyse bütün Arap filmleri “Türkçe Sözlü, Şarkılı”ydı. “Enginde Yavaş Yavaş”ı, “Üzgünüm Leyla” yı, “Otomobil Uçar Gider” i ilk o filmlerde dinlemiştik. Her Çarşamba, her Cumartesi ninemle sinemaya giderdik. En çok da Arap filmlerine. Hurmalar Altında Cemile’yi, Leyla ile Mecnun’u, Aşkın Gözyaşları’nı, Paşa’nın Kızı’nı, Harun Reşid’in Gözdesi’ni, hele sadece Antep’i değil, bütün Türkiye’yi kırıp geçiren Fakir Çocukları‘nı az mı izlemiştik!…Ben Enver Vecdi’yle Leyla Murat’ı severdim. Enver Vecdi gibi yakışıklısı Amerikan filmlerinde vardı gerçi, ama Leyla Murat’tan güzeli yoktu.
Bir filmde kör oluyordu Leyla Murat. Bakarkör. Enver Vecdi’ye âşıktı. Ama kör olduğunu öğrenirse kendisine acır diye korkuyordu. Böyle bir sevgiyi, böyle bir bağlanmayı istemiyordu. Bir arkadaşıyla Enver Vecdi’yi çağırtıyordu evine. Zavallı Enver Vecdi… Kör olduğunu bilmiyordu Leyla Murat’ın. Leyla Murat ona demediğini bırakmıyordu. “Seni sevmiyorum. Defol!” diye bağırıyordu. O sırada Leyla Murat’ın arkadaşı odanın kapısını açıp kapatıyor, kapı sesini duyan Leyla Murat da, Enver Vecdi’nin gittiğini sanarak, “Seni seviyorum. Bu halimi görür de bana acırsın diye böyle yaptım,” diyordu. Enver Vecdi o anda Leyla Murat’ın kör olduğunu anlıyor, “Sevgilim, sevgilim,” diye ona sarılıyordu.
Haydiii… Bütün sinema gözyaşlarına boğuluyordu. Ninem hüngür hüngür!…
[11].

 “Selahaddin Eyyubi ve Bozarslan” ya da “Harunürreşidin Gözdesi” gibi adlarla ülkemizde gösterilen bazı filmler, adlarından da anlaşılacağı gibi tarihsel kişi ve olayları konu edinir. Bu filmlerin Türkler tarafından en beğenilenlerinden biri, başrolünde Ümmü Gülsüm’ün bulunduğu ülkemizde “Harünürreşidin Gözdesi” adıyla gösterilen müzikal filmdir. Bu şarkılarla süslü Mısır filmi, Türkiye’de Müzeyyen Senar’ın okuduğu Türkçe şarkılarla, İstanbul’da İpek Sineması’nda gösterime girer. Ancak ilginçtir, aynı film, Ümmü Gülsüm’ün Arapça şarkılarıyla yine İstanbul’da Saray Sineması’nda gösterilir. O dönemde Arapça film gösteriminin yasaklanmasına karşın böyle istisnai durumlar da görülebildiği anlaşılmaktadır. Bu Mısır filmi, bir müzikal yapımdır, dolayısıyla filmin Türkçe bestelerle gösterime sunulması, bir müzikale karşı yapılmış en anlamsız uygulama olarak tarihe geçer[12]. Müzeyyen Senar, “Harünürreşid’in Gözdesi” adıyla gösterilen filmde, hala zevkle dinlenen şu sekiz şarkıyı okur; “Bu yerler ne füsunkârdı”, “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu”, “Çiçeklerin gülüyor sevincinden”, “Yolculuk var”, “Söyle kuzum hayaline, onu biraz unutayım”, “Derman kar eylemez, ferman dinlemez” ve “Hoş geldin elimize şiir oldun dilimize”[13]. Bazı kaynaklar, İstanbul ve Anadolu kentlerinde Arap filmlerine ilgisinden rahatsız olan Ankara’nın Matbuat Umum Müdürlüğünce 1948 yılında Mısır’dan film ithalatını tamamen yasakladığını yazar[14]. Ancak “yasaklama” bilgisi doğru olmamalıdır. Şöyle, 1948 yılına kadar, yüz otuz Mısır filmi ülkemizdeki sinemalarda gösterilir ve filmler büyük başarı kazanır[15]. Levent Cantek, “…1949’da Ankara sinemalarında gösterilen 8 Mısır filmi vardır…” diye belirterek, Mısır’dan film ithali yasağı iddiasının doğru olmadığını yazar[16]. Saadeddin Kaynak’ın, 1950’de, yani yasak getirildiği iddia edilen yıldan iki yıl sonra bile Mısır filmleri için beste yaptığı bilinmektedir. Yasaklamanın olmadığını kanıtlayan bir başka bilgi Resimli Radyo Dünyası Dergisi’nden edinilir. Perihan Altındağ Sözeri, Resimli Radyo Dünyası’na 1952 yılında verdiği demeçte “…Görüyoruz ki Arab filmleri bizim filmlerimizden çok daha fazla rağbet görüyor… Amma bu demek değildir ki bizde film çevrilemez…[17] demekte ve Mısır filmlerinin ülkemizdeki haklı başarısına vurgu yapmaktadır. Bu sözler, 1952 yılında –Mısır’dan ithal yasağının başladığı iddia edilen 1948 yılından dört yıl sonra bile- Mısır filmlerinin Türkiye’de hala gösterimde olduğu anlamına geliyor. 

Mısır filmleriyle ilgili yasaklamadan söz eden Attila İlhan “…Yıllardır Mısır Filmleri, halkı cezbediyor; Yusuf Vehbi’nin, Leyla Murat’ın afişleri duvarları süslüyordu; Ankara, nedense bundan çekindi, bu filmlerin ithalini menetti; Yeşilçam işte müşteride oluşan bu boşluğu elde etmek için, ‘Arap Filmleri’ni taklitle işe başladı…” demektedir. Aslında Ankara, yalnızca Arap kültürünün ülkeye girişinden değil, Türk film yapımcılarının Mısır filmleriyle rekabet edemeyişinden de endişe etmiştir. İlhan’ın belirttiği gibi, şarkıların okunduğu, çoğu kez umutsuz aşk konularını en göz yaşartıcı halleriyle izleyiciye sunan Mısır filmleriyle yarışa kalkan Yeşilçam, aynı derecede acıklı, şarkılı filmlerle piyasada rekabeti kendi lehine çevirmeyi ancak 1960’ların başında başarır. Hızla “Batılılaşan” ülkede, halka sunulan Yeşilçam film örnekleri, Mısır filmlerinin açık etkisindedir.

 Aynı “kalitede” filmler, Türkiye’de kısa sürede Mısır filmlerinin yerini alır. Gerçekten de bir zaman sonra, özellikle altmışlı yıllarda yapılan Türk filmlerinde Mısır filmleri gibi sadece şarkıya dayanan, filmin konusundan çok, okunan şarkıların ünlendiği filmler çekilir. Mısır filmlerine getirilen yasaklama, bu filmler için bestelenen şarkılar nedeniyle Klasik Türk Musikisi bakımından zenginleşmenin önünü de açmıştır.  

Ne yazık ki bir tane bile Türkçe dublajlı örneğin günümüze ulaşmadığı Mısır yapımı filmler, yaklaşık on beş yıllık maceralı süre içinde, Arapça ya da Türkçe gösterimlerinde, Türk sinema seyircisi için vazgeçilmez bir zevk olarak tarihimizdeki saygın yerlerini almışlardır.

            

Kaynakça:

  

Cantek 2000                Cantek, L., “Türkiye’de Mısır Filmleri”, Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı

204, İstanbul.

 

Dikici 2005                  Dikici, R., Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar, Remzi Kitabevi (2.

basım), İstanbul.

 

Özbek 2006                Özbek, M., Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim

Yay. (7. baskı) İstanbul.

 

Özyıldırım 2004           Özyıldırım, M., “Doğumunun Yüzüncü Yılında Ümmü Gülsüm:

Şarkın Sönmeyen Yıldızı”, Orkestra Dergisi Sayı 353, İstanbul.

 

Ünlü 2004                   Ünlü, C., Git Zaman Gel Zaman Fonograf Gramofon Taş Plak, Pan

Yayıncılık, İstanbul.

 

Sabah, Zaman gazeteleri ile Resimli Radyo Dünyası, Aksiyon dergilerinin sayı ve tarihleri metin içinde verilmiştir.



[1] (MA) Mersin Üniversitesi Fen – Ed. Fak. Arkeoloji Bölümü Latince Okutmanıdır.

[2] Özyıldırım 2004, 47.

[3] Aksiyon Dergisi, 12. 02. 2007.

[4] Özbek 2006, 150.

[5] Özbek 2006, ay. yer.

[6] Cantek 2000, 35.

[7] Açık Radyo, 25. 11. 2006.

[8] http://www.sinema.gov.tr/BelgeGoster.aspx.

[9] Ünlü 2004, 359.

[10] Özbek 2006, 151.

[11] Sabah Gazetesi, 28 Ocak 2008.

[12] Ünlü 2004, 361.

[13] Dikici 2005, 115.

[14] Özbek 2006, 150; Bu konuda bkz.: Cantek 2000, 34.

[15] Özbek 2006, ay. yer.

[16] Cantek 2000, ay. yer.

[17] Resimli Radyo Dünyası 1952, özel sayı 2 s. 28.

 

Bu yazı Eskiyeni Dergisi’nin 2008 yılı 8. sayısında yayınlanmıştır. www.eskiyeni.biz