Ümmü Gülsüm Üzerine Söyleşi

(Murat Özyıldırım ile Ümmü Gülsüm’ü konuştuk.)

Ümmü Gülsüm en saf tabiriyle ve özetle kimdir?

Büyük sanatkârları tanımlarken genellikle farkında olunmadan klasik övgü cümleleri kullanılır; “büyük bir ses”, “usta yorumcu”, “halkın sevgilisi” gibi. Geçtiğimiz yüzyılın başında Mısır’da doğan ve kısa sürede sadece Mısır’ın değil bütün Ortadoğu’nun unutulmaz sesi haline gelen Ümmü Gülsüm için bir tanımlama bulmakta zorlanıyorum. Malumunuz, şark memleketlerinde insanlar duygusaldır. Nefretleri de aşkları da hep en uç noktalarda tarif edilir. Bu nedenle mesela siyasi yöneticiler ya çok sevilen ve yanlışları görülmeyen liderlerden ya da nefret edilen ve masalların en kötü kişiliklerinden daha kötü olduğuna inanılan insanlardan oluşur. Ortadoğu’da sanatkârlara bakış da böyledir, genellikle onlara gösterilen sevgi -özellikle halkın sevgisi- son derece içten ve hiçbir abartıdan kaçınmaksızın oluşur. Türklerde de Araplarda da durum aynıdır. Ümmü Gülsüm, bu tanımlamalar içinde sadece sesiyle değil, her yönüyle sevilen bir insan olarak, kendinden en çok söz ettiren sanatkâr hanımefendi olarak karşımızda -ölümünden yaklaşık otuz beş yıl sonra bile- dimdik durmayı başararak diğer bütün rakiplerini geride bırakan bir figürdür.

Mısır için, ya da Ortadoğu için Ümmü Gülsüm nedir?

Kendi halkının değerlerinden kendini uzak tutmayan sanatçılar, öncelikle yaşadıkları ülkenin renklerini gösterirler. Ümmü Gülsüm, bildiğiniz gibi Mısırlıdır ve en anlaşılır sözcüklerle söylemek gerekirse, sevenleri için bütün Mısır’ın her şeyidir. Mısır, Ümmü Gülsüm’ün yaşadığı 1904 – 1975 yılları arasında olağanüstü siyasi gelişmelerle karşılaşmış, bu gelişmeler zaman zaman musikide de kendini göstermiştir.

Önce İngiliz yönetimi, ardından Kral Fuad ve Kral Faruk dönemleri ve son olarak 1952 yılında milliyetçi subayların darbesi ve krallığın sonu. Bütün bunlar sadece Mısır’ı ilgilendirirken, 1948 Arap İsrail Savaşı, Sovyetlere yakın izlenen Nasır’ın bütün Arap dünyasını etkileyen Arap Milliyetçiliği politikaları, Mısır’ın Yemen ve Suriye ile kurduğu, kısa ömürlü olan Birleşik Arap Cumhuriyeti maceraları hep Ümmü Gülsüm’ün sanatının dorukta olduğu yıllarda gerçekleşen olaylardandır.

Krallık döneminde zirvedeki sanatçı olan Ümmü Gülsüm, Nasır döneminde de yine bir numara olarak en üstteki yerini korumuştur. Ümmü Gülsüm’ün Ortadoğu’da simgeleşmesi onun sesinde ve müziğinde halkın kendisini bulmasıyla olmuştur. Yani bence Araplar Ümmü Gülsüm’ün yorumlarında kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Okunan şarkılarda “kendilerinden bir şeyler” değil tarihin Araplara yüklediği “kendi her şeylerini” adeta yeniden bulmuşlardır.

Peki hocam, hep merak ederim. Malumdur ki, taşradan gelip, meşhur olup, her kesime şarkılar söyleyen sanatçılar ülkemizde de birçok örneğiyle mevcut. Ama Ümmü Gülsüm gibi devlet erkânınca sevilen, siyaseti etkileyebilecek kadar güçlü bir duruşu olan bir sanatçımız yok. Belki bunun başka emsali de yok. Yani Libya’da planlan bir devrim bile Ümmü Gülsüm konseri sebebiyle ertelenebiliyor. Bu etkinin bu gücün izahı nedir? Ve neden Ümmü Gülsüm gibi bir sanatçımız yok, ya da varsa kimdir?

Şimdi tabi Türkiye’de de devlet yöneticilerimiz tarafından sevilen Safiye Ayla, Münir Nureddin Selçuk, Zeki Müren gibi çok saygın seslerimiz vardı, hala da başka saygın gerçek sanatkar isimlerine sahibiz. Ancak Ümmü Gülsüm’ü Araplara sevdiren birkaç önemli özelliği izninizle belirtmek istiyorum; öncelikle Gülsüm fakir bir köylü ailenin kızı olarak Kahire’ye geldiğinde sesiyle dikkati çekmesi uzun sürmedi. Mısır Kraliyet ailesiyle yakınlaşacak kadar sanatında başarı gösterdiğinde bile basit, köylü geçmişini inkâr etmedi. Hatta ilginçtir, bir röportajında -çok özetle- Gülsüm, “…zenginlerin yanında kendisini onlara yabancı hissettiğinden başlangıçta onlardan korktuğundan ancak -sanatında doruğa yükseldikçe- onların kendisinden korktuğundan…” bahseder. Gülsüm’ün gücünün bir yönü buradan gelmektedir, Mısırlı bir köylü de onu çok severek dinler, Mısırlı bir aristokrat da. Araplar kendilerinden biri olarak kolayca benimsemişlerdir Gülsüm’ü.

Musikisiyle, tavrıyla, yaşamıyla, sade duruşuyla tipik bir Arap’tır. Kur’an okumayı öğrendiği babasının, Simbilaveyn eyaletinde Tamay Az Zahayra köyünün imamı olması, Gülsüm’ün güçlü itidakı olan bir müslüman olarak yetişmesinde önemli bir basamaktır. Gülsüm kendi halkını bilmektedir, Gülsüm halkından biridir, Gülsüm iyi bir müslüman ve milletine bağlı bir Araptır. Gülsüm’ün etkilediği coğrafyaya bakalım; Fas’tan Irak’a, Türkiye’den (evet Arap ülkesi olmamasına rağmen Türkiye’yi de bu etkilenmenin içine yerleştirmek istiyorum) Yemene kadar her yerde dinlendi.

Politik olarak durduğu nokta, zamanın kralları ile olan yakınlığı ne derecedir?

Şimdi, Kral Faruk döneminde özellikle Mısır Sarayı ile çok iyi ilişkiler içinde olduğunu biliyoruz. Kral Faruk’un doğum gününde şarkılar okuyor, Kral Faruk onun konserlerine gidiyor. Ancak 1952 darbesinden sonra, iktidara gelenler Mısır’ın Krallık sembollerini birer birer yok etmeye çalışıyorlar. Mesela Mısır bayrağı yeşil zemin üzerine hilal ve üç yıldızdı, bu değiştiriliyor ve Arap milliyetçilerinin renkleri olan kırmızı siyah ve beyaz renkli yeni bayrak kabul ediliyor, Ümmü Gülsüm konserleri radyoda yasaklanıyor. Ancak bu rahatsız edici durum kısa süre sonra olaydan haberdar edilen bizzat Cemal Abdünnasır’ın müdahalesiyle düzeltiliyor ve Ümmü Gülsüm’ün bütün Ortadoğu’yu saran her ayın ilk Perşembe gecesi gerçekleşen muhteşem konser yayınları yeniden başlıyor.

Bir yandan Aristokrat sınıfıyla iyi ilişkiler içinde bulunan bir sanatçı, aynı zamanda halk tarafından da nasıl bu şekilde sevilebiliyor?

İşte tam da bu nedenle Ümmü Gülsüm “kralcı” ya da “Arap milliyetçisi” diye sevenlerince nitelendirilir. Aslında Mısır’da “Kralcı” ya da “Arap milliyetçisi” olan onun dinleyicileridir, halktır. Oysa Gülsüm, her ikisi de değildir. İşte bu yüzden halkının sevgilisi olmuştur. Evet, Kral Faruk döneminde saraya yakın durduğunu biliyoruz ama halktan uzak değildi ki? Nasır döneminde İsrail karşısında Mısır’ın aldığı utanç verici yenilgilere karşı dururken ülkesinin ve halkının ayaklar altına alınan ulusal onurunu bütün gücüyle Arap memleketlerinde verdiği konserlerle Ümmü Gülsüm ayağa kaldırmadı mı? İslam geçmişini inkar etmeyen, Arap kimliğine sahip çıkan birisiydi o kadar! Ancak politikadan her zaman uzak durduğu da bilinmektedir. Ümmü Gülsüm’ün politik görüşünü ben öğrendiklerimle ancak şöyle özetleyebilirim; Ümmü gülsüm, gerçek bir vatanseverdi.

 

Safiye Ayla’nın anlatımıyla, Ümmü Gülsüm’ün bulunduğu meclise başka bir sanatçı bayanın girmesi neredeyse mümkün değilmiş. Ümmü Gülsüm’ün kendini ulaşılmaz kılması mı denir artık buna bilemiyorum lakin köyden gelip meşhur olan birinin bu tür kaprislerinin sebebi daha sonraları değişmiş olabileceği anlamına gelmez mi? Sıkı bir Ümmü Gülsüm hayranı olarak ve affınıza sığınarak açık açık sorayım. Ümmü Gülsüm kaprisli birisi miydi?

Hakikaten sorunuz çok güzel, Safiye Ayla’nın anılarında Kral Faruk’la ilgili geçen olay, aynen belirttiğiniz gibi, Safiye Ayla tarafından kaleme alınmıştır. Ancak iki hususa dikkat etmek gerekiyor, ilki hatıratın güvenilir olup olmadığı konusudur, yani kadife sesli Safiye Ayla’nın bilgileri yazarken Ümmü Gülsüm’e bir sanatçı kıskançlığıyla yaklaşıp yaklaşmadığı ya da olaylarda abartılı bir üslup kullanıp kullanmadığı üzerine de düşünülmelidir. Ancak “Ümmü Gülsüm kaprisli miydi?” dediğiniz sorunuzun ikinci kısmına gelirsek azizim, benim edindiğim izlenim, durduğunuz yere göre değişen bir cevap vermeyi gerektirir.

Bir defa sanatçı kaprissiz olmaz. Sanatçı, sokaktaki insan gibi düşünmez, olaylara aynı pencereden bakmaz ve kendisinden bu beklenmez de. Ancak burada sanatçımız için kastettiğim şey “küçümseme” değil “farklı pencereden bakış”tır. Yorucu tekrarların yapıldığı konser öncesi provalar insanı strese soktuğu gibi, halkın karşısında donemin imkanları düşünüldüğünde, tamamen canlı ve orkestranın önünde bir tek Gülsüm’ün sesine yüklenen büyük beklentinin nasıl bir gerilimi sanatçıda doğurduğu acıktır. Bunların sonucunda sanatçının hali “kapris” diye nitelendirilebilir mi hiç sanmam.

Peki hocam. Ümmü Gülsüm denilince, sevenler ve dinleyenler en azından babasının hafız olduğunu, Ümmü Gülsüm’ün küçükken Kur’an kıraatıyla okumaya başladığını bilirler. Kur’an-ı Kerim kıraatıyla başlayan bir süreç; ilahi, kaside ve sonrasında aşk şarkılarıyla devam etmiş. Ümmü Gülsüm’ü farklı kılan bu süreç olabilir mi? Ya da babasının ne gibi katkıları olmuştur Ümmü Gülsüm’e?

Musiki hayatında Gülsüm’ün kasideleri ya da aşk şarkılarını karmaşık bir sırlamayla okuduğunu biliyoruz. Ama çocukluğunun geçtiği yerlerde Ramazanda -kızların ortalıkta şarkı söylemesi hoş karşılanmadığı için- babasının komşu köylerde henüz çocukken Ümmü Gülsüm’e erkek kılığında ilahiler, kasideler okutması ve Kur’an okumayı öğretmesi sanatçının sesinin gelişiminde ve daha önemlisi musiki zevkinin şekillenmesinde kuşkusuz önemlidir. Üstelik babası İbrahim Seyid el Baltacı’nın Gülsüm’ün hayatına yön veren en önemli katkısı, kızının sesinin güzelliğini fark ederek onu Kahire’ye götürmesidir. Gerçekten düşündüğünüz zaman bu fakir bir köy imamı için büyük bir risktir. Çünkü Mısır sanat dünyasının kalbi olan Kahire’de bir kızın, üstelik güzelliğiyle dikkat çekmeyen bir kızın başarısız olma ihtimali hiç de az değildi.

Evet, kesinlikle bir köy imamının böyle şeye kalkışması cesaret isteyen bir iş. Peki Perşembe akşamları diye bir şey var Mısır için. Perşembe akşamları, radyo ve ıssız sessiz Mısır sokakları… Ben biraz da Perşembe akşamları ülkemizde milleti ekran başına kilitleyen böylelikle Perşembe geceleri ıssız sokakları rahat gezmenin zevkini bize tattıran Kurtlar Vadisi dizisini hatırladım. O dönemde Perşembe akşamlarının önemi neydi ve yazdıklarınızdan malumat edinerek soruyorum, Ümmü Gülsüm’ün meşhur olmasının sebebi biraz da radyonun etkisi denebilir mi?

Muhakkak! Mısır Ulusal Radyosu Ümmü Gülsüm’ün bir efsane olmasında birinci etkendir. Şöyle özetlemek gerekirse, Mısır Radyosu’nda konserler vermek üzere Ümmü Gülsüm 1937 yılına bir anlaşma imzalar. Buna göre her ayın ilk Perşembe -eski dilde Cuma- gecesi Mısır Radyosu sanatçının konserlerini canlı olarak yayınlayacaktır. Bakın burada ilginç bir durum var. Konuşmamızın başında belirttiğimiz halktan kopmayan sanatçı kimliği burada bir kez daha ortaya çıkıyor. Ümmü gülsüm konserleri çok da ucuz olan konserler değil. Plakları satılıyor, değişik firmalardan dolan plakları var. Ama işte bu da ucuz bir zevk değil. Gramofon gerek filan, halk kahvehanelerde dinleyebiliyor ya da zengin komşuların evlerinde. Herkeste yok.

Genel olarak dinleyici kitlesine baktığınızda her kesimden çok sayıda insan var. Şimdi bu canlı yayınlanan radyo konserleri, Gülsüm’ün sesini, belki sadece sinemalarda oynayan filmlerinden tanıyan ya da hasbelkader bir kez konserde dinleyenleri ya da plaklarından sesine hayran olanları çok memnun ediyor. Düşünsenize İstanbul’dasınız Gülsüm’ün canlı performansını radyodan dinleyebiliyorsunuz. Şam’dasınız Kahire’yi duyabiliyorsunuz, o dönemin şartlarında olağanüstü bir şey bu. Yeri gelmişken Türkiye’de eski kuşaklar Ümmü Gülsüm’ü gayet iyi tanır. Bunu çok kısaca anlatmadan geçemeyeceğim, bir defa Perihan Altındağ Sözeri, Münir Nureddin Selçuk gibi büyük Türk sanatkarların Mısır’a gittiğini Ümmü Gülsüm’le, Muhammed Abdülvahab’la ahbap olduklarını dönemin yayınlarından biliyoruz. Gülsüm’ü Türkler öncelikle radyo ile tanıyor, bu Kahire Radyosu yayınları Türkiye’de birçok evden klasik makamlara uygun musiki yayınları nedeniyle tercih ediliyor. Ardından Mısır filmleri furyası başlıyor ki bu filmlerde de Ümmü Gülsüm yine Türk sinemalarında şarkılarıyla boy gösteriyor. Tabi plakları da unutmamak gerekir, özellikle Ümmü Gülsüm’ün ününe ün katan “Inta Omri” (benim ömrümsün) şarkısının plağı Türkiye’de de çıkıyor.

Ümmü Gülsüm’ün oynadığı filmler demişken hemen sorayım. Bir dönem Türkiye’de yasaklanmış bu filmler. Ümmü Gülsüm ile olan alakası neydi bu yasaklamanın?

Konuşmamızın başında Ortadoğu’da Ümmü Gülsüm’den etkilenen ülkelerin isimlerini söylerken Türkiye’yi vermemin bir nedeni buydu. Özellikle otuzlu ve kırklı yıllarda içinde bulunduğumuz bölgeyi kasıp kavuran Mısır Filmlerinin belli başlı bazı özellikleri vardı; öncelikle bu filmlerde başrol oynayanlar Muhammed Abdulvahab, Ferd el Atrash, Asmahan (Emel el Atrash) gibi, aynı zamanda tanınmış bestekâr / şarkıcılardı. Bu sanatçılar, bilaistisna bütün filmlerde bol şarkı okuyorlardı. Ortadoğu piyasasına savaş nedeniyle Amerikan filmleri de gelmez olunca, Mısır filmleri kısa sürede piyasayı ellerinde tutar hale geldiler. Filmler, çok sayıda şarkılar okunmasının yanında konu olarak sonsuz acılarla dolu aşk hikâyelerini anlatıyordu.

Türk sinema seyircisi içinse Mısır filmlerinin taşıdığı başka özellikler vardı. Filmler Arapçaydı, şarkılar klasik Türk sanat musikisinde de kullanılan kulağa yabancı olmayan makamlarda okunuyordu, bu filmlerde bol dini motifler de görüntüler içinde yer alıyordu. Bunları Arapça ezan, fes, çarşaflı peçeli kadın görüntüleri ve benzerleri diye sayabiliriz. Kaldı ki bazı Mısır filmlerinin konusu doğrudan İslami olaylarla ya da Arap tarihiyle ilgiliydi, “Rabia” ya da “Selahaddin” filmlerinde işlendiği gibi…

Mısır filmlerinin İstanbul sinema piyasasındaki etkisinin büyük olduğunu o dönemdeki ilanlardan ya da dergilerden izlemek kolaydır. Ancak bu Arapça filmlerin başına dönemin İçişleri Bakanlığının garip bir müdahalesi oldu. Mersin, Adana gibi Arap nüfus barındıran yerleşimlerde halkın Türkçeye ilgisinin azalabileceği bahanesiyle söz konusu filmlerin sinemalarda Arapça gösterimleri yasaklandı. Ümmü Gülsüm’ün oynadığı altı film de bundan nasibini aldı. Yasak sadece film gösterim diline değil, şarkılara da gelince Türk Sanat Musikisi bestekâr ve icracıları ki aralarında Selahaddin Pınar, Müzeyyen Senar gibi büyük isimler vardır, o dönemde Arap filmlerine birçok Türkçe kayıt yaptılar. Mısır filmlerinin etkisi o kadar büyük oldu ki Türk sinemacıları aynı biçimde filmleri kısa sürede Türk izleyicisinin önüne sürdüler. Bol şarkılı bol gözyaşı dökülen ağdalı aşk hikâyelerini anlatan Türk filmlerinin asıl kökeni Mısır filmleridir.

 Anladığım kadarı ile Mısır için müzik bambaşka bir şey. Ümmü Gülsüm gibi bir cevher başka bir coğrafyada ortaya çıkabilir miydi? Burada Mısır’ın ve Arap müziğinin etkisi nedir?

Müzik, Mısır için değil Ortadoğu coğrafyası için çok önemli. Mısır, Arap ülkeleri içinde nispeten diğerlerine göre ileri ve Nasır’la birlikte de lider olan ülkedir. Bu büyük ülkede Ümmü Gülsüm ile birlikte birçok başka musiki yorumcusu da vardı, Muhammed Abdulvahab, Leila Murad gibi… Ancak Mısır’da plak şirketlerinin bulunması, daha önemlisi sinema endüstrisinin gelişkin olması Kahire’yi bir başka açıdan da diğer Arap ülkelerindeki müzisyenler için cazibe merkezi haline getiriyordu. Bu yüzdendir ki Ferid el Atrash (Lübnanlıdır) ve kız kardeşi Emel el Atrash (Asmahan adıyla ünlenir) gibi Mısırlı olmayan sanatçılar da muhakkak Kahire’ye gider ya konserler verir ya da filmlerde rol almak için uğraşırlardı. Bir anlamda Ortadoğu musiki piyasasının en güçlü merkezlerinden biri hatta merkezi Kahire’ydi demeliyiz.

Ümmü Gülsüm’ün sanatında ulaştığı başarıya değişik müzik dallarında ulaşan isimler vardır, “kaldırım serçesi” Edith Piah ya da soprano Maria Callas gibi. Ancak ben Gülsüm’ün halkla muhteşem bütünleşmesindeki başarıya ulaşan başka bir şarkıcı bilmiyorum.

Peki hocam. Merak ettiğim bir şeydir, Arapça, müzik dili olarak diğer dillerden farklı mıdır, ya da önde midir? Daha net sormak gerekirse sizce müzik açısından Arapça dilinin yeri nedir?

Arapça bilmeyen biri olarak sadece şunu söylemek isterim; Arapça ve Latince, bir tanımlama ya da anlatım yapılırken belirtmek istediğinizi en ayrıntılı biçimde anlamlandırabileceğiniz kadar çok sözcük sayısına sahip dillerdir. Dolayısıyla aşkı anlattığınız sözcüklerde de kendinizi iyi ifade edecek sözcüklerin bu dillerde bulunması doğaldır. Kaldı ki Kuran-ı Kerim’in Arap dilinde olması bu dilin sözcük sayısının çoğalıp anlatım zenginliğinin doruğa çıkmasında en önemli etken olduğu unutulmamalıdır.

Biliyoruz ki Ümmü Gülsüm birçok şairin şiirini, bestekârın bestesini yorumlamıştır. Peki, kendi besteleri var mıdır?

Çok az sayıda bildiğimiz olmakla birlikte evet var. Eğer kayıtlı olarak soruyorsanız eğer yanılmıyorsam bir şarkının bestesi ona aittir.

Ümmü Gülsüm’ü sanatçı kişiliği ile tanıdık. Ben daha özel şeyleri kurcalamak istiyorum. Merak ediyorum mesela, Ümmü Gülsüm’ün çocukları oldu mu, neleri severdi, nelere gülerdi, nelere ağlardı. Sizden böyle kitaplarda bulamayacağımız nadir şeyleri de kopartalım istiyorum hazır yakalamışken. Buyurun efendim?

Şimdi hay hay azizim, bildiklerimi aktarmaya çalışayım, Ümmü Gülsüm’ün Kral Faruk’un amcası Şerif Sabri Paşa ile bir aşk yaşadığı biliniyor. Hatta Şerif Sabri Paşa’ya Gülsüm’ün büyük bir aşk beslediğini yazanlar var. Ancak evliliğe doğru giden bu ilişkiye Saray’ın -Ümmü Gülsüm aristokrat olmadığı için- sıcak bakmadığı ve doğrusu bu ilişkinin yürümediği de bir gerçektir. Ardından Ümmü Gülsüm, uzun yılları kimseyle evlenmeden geçiriyor. Ancak sonunda Mısırlı büyük şair ve birçok Gülsüm şarkısının söz yazarı olan Ahmed Rami’nin tanıştırmasıyla, kendisi gibi Mısır deltası köylerinden gelen Dr. Hasan el Hifnavi ile evleniyor. Ancak çiftin çocuğu olmuyor.

Çok güler yüzlü biri olduğu yakın çevresindekilerin anlattığı bir şey olduğu gibi bunu konserlerinde dinleyicileriyle kurduğu diyaloglardan da anlayabilirsiniz.

Peki hocam. Son olarak bizlere tavsiye babında Ümmü Gülsüm hakkında Türkçe kaynaklar önerebilir misiniz? Ve tabi ki birde yeni dinleyecekler için tavsiye şarkılar…

Memnuniyetle şunu söylemek isterim ki Türkiye’de Ümmü Gülsüm dinleyicilerinin sayısındaki artış Arap müziği ve Ümmü Gülsüm üzerine yayınların da çoğalmasını beraberinde getiriyor. Nazareth Orkestrası’nın verdiği konserler Ümmü Gülsüm’e ilgiyi de sanırm arttırıyor. Bağlam Yayınlarından 2008′de yayınlanan, Doc Dr Nilgün Doğrusöz ve Cem Ünver tarafından Türkçemize kazandırılan Ümmü Gülsüm konusunda çok önemli bir kitap var: Dr Virginia Danielson’un “Mısır’ın Sesi Ümmü Gülsüm” adlı kitabı. Bu çalışmayı Ümmü Gülsüm’le ilgilenen ya da onu dinleyen herkese önemle tavsiye ederim. Söz konusu kitabın okura sunduğu bilgiler, Ümmü Gülsüm’ün sanatını tanımak açısından oldukça önemlidir. Genel olarak Arap müziği üzerine Serdar Aygün tarafından Türkçeye çevrilen Ayrıntı Yayınlarından 2007′de çıkan A.J. Racy’nin “Arap Dünyasında Müzik” kitabı gerçekten önemli bir yayın olarak görünüyor. Internetteyse naçizane kendi sitemi

(http://www.ummugulsum.com) sevenlerin ilgisine Ümmü Gülsüm konusunda ilk ve en geniş kapsamlı Türkçe internet sitesi olarak sunmuştum.

Aslında azizim biliyor musunuz gerçekten çekindiğim şey Ümmü Gülsüm şarkılarından tavsiyede bulunmaktır. Üç yüze yakın besteyi yorumladığı düşünüldüğünde Ümmü Gülsüm’ün okudukları arasından seçmek gerçekten zordur. Ancak “Gülsüm’ü anlamak için mutlaka dinlenmelidir” diye belirlediğim şarkılar, onun musikide çıktığı üst seviyenin ve benzersiz sesiyle ulaştığı başarılı yorumlarının anlaşılması için “Inta Omri (sen benim ömrümsün)”, Rubaiyyat el Hayyam (Hayyam’ın Rubaileri) ve El Atlal (en güzel anlamı “sevgiliden geriye kalan hatıralar”) ve tabi Ümmü Gülsüm’le ortaya çıkan “Tala al Bedru Aleyna” (Ay Doğdu Üzerimize) ‘dır.

Arada sırada Ferid El Atrash’ın ve Asmahan’ın adı geçtikçe farklı sorular sorup konuyu saptırmamak için kendimi zor tuttum hocam. Size çok teşekkür ediyorum. İnşallah farklı sanatçılardan da muhabbet imkânı buluruz. Son olarak Ümmü Gülsüm hakkında söylemek istediklerinizi alıp nokta koyalım. Zira sizi fazla yorduk, kusura bakmayın. Buyurun.

Estağfirullah, asıl ben Ümmü Gülsüm’e olan ilginiz için bütün samimiyetimle sonsuz teşekkürler ederim. İnşallah bu benim için çok güzel sohbet, unutulmaz Ümmü Gülsüm’ün sesinin ve müziğinin lezzetine varacak yeni dinleyiciler için bir vesile ve eskiden beri dinleyicileri olanlara da yeniden dinlemeleri için küçük bir anımsatma olur.

Murat ÖZYILDIRIM (ma) Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Latince Okutmanıdır. Ümmü Gülsüm üzerine çeşitli dergilerde yayınlanmış birçok yazıları vardır.

(Abdullah Kibritçi sordu, Murat Özyıldırım anlattı, Merve Büşra Bozcu derledi, toparladı.)

www.dunyabizim.com da 24 Şubat 2009 tarihinde yayınlanmıştır…